Buyurun Cenaze Namazımıza

YAZI DEFTERİ | | 25 Aralık, 2014 | 1.314 kere okundu

ihtiyar

Sabah saat sekiz olmadığı halde Hasan Amca’nın bakkal dükkanı açık. Temiz giyimli fakat üstü başı bir hayli eski, yaşlılıktan bükülen beline inat bir çeviklikle dükkanının önünü süpürmekte. Elinde süpürge, kapının önündeki tozu bir sağa, bir sola savuruyor. Dükkan neredeyse tepesine yıkılacak kadar izbe bir yer. Sıvası dökülmüş duvarlardan; tek katlı, alçak tavanlı, taş çatlasa on beş metre kare olan dükkanın kiremitleri görünüyor. Adeta bir harabeye benzeyen ve istiflenerek mal yığılan dükkanın boş duvarlarında Hasan Amca’yla yaşıt posterler var. Belki birçoğu piyasadan kalkan ürünlerin posterleri, bu eski dükkanın duvarlarından hala inmemiş. Kapının hemen ağzında, sağ tarafta bir tezgah var. Arkasında Hasan Amca’nın seccadesi serili duruyor. Etraf öyle karışık ki dükkanı devretmeye kalksanız beş para etmez. Ancak mahallenin tek bakkalı olmasına binaen Hasan Amca’nın işleri oldukça yolunda…İşleri yolunda da bunu kimse Hasan Amca’nın ağzından duymamış henüz. O ağzını pek fazla açmayınca tüm mahalle onu diline dolamış da oradan biliyorum ben de. Kasapta, manavda, gezmede, parkta yani üç-beş kişinin bir araya geldiği her ortamda laf dönüp dolaşıp Hasan Amca’ya geliyor. Kimisi “deli” diyor ona, kimisi “varyemez” kimisi de “söylemez…”

Hasan Amca tahminen yetmişli yaşlarda, yalnız bir adam. Mahallelinin söylediğine göre hanımı öleli sekiz yıl olmuş. Kimse mahalleye ne zaman taşındığını bilmiyor. Sorsanız herkes aynı şeyi söylüyor: “Sanki önce Hasan Amca’nın bakkalı vardı da sonra etrafına mahalle kuruldu.” Velhasıl eskiden beri bu mahallenin sakini. Lakin mahalleli pek sevmiyor onu. Bir kere hoşsohbet değil. Daha doğrusu konuşmayı sevmiyor, gerekmedikçe kimseyle sohbet etmiyor. Akşama kadar bir başına, küçük dükkanını bekliyor. Soru sordunuz mu kısa ve net cevaplar veriyor. Ama buna “Huyudur” deyip geçmiş mahalleli. Onların asıl sıkıntısı Hasan Amca’nın biraz eli sıkı olması. Zaten onu mahallelinin diline bu kadar dolayan asıl özelliği de bu.

KİMSE KURBAN KESTİĞİNİ GÖRMEMİŞ

Zekatını verir mi, muamma… Önceleri “Akrabalarına veriyordur zahir” demişler ama zaman geçtikçe kimsesi olmadığını anlamışlar. Ben bu mahalleye taşınalı birkaç ay oldu. Kiminle tanışsam bir Hasan Amca muhabbeti geçince en sonunda dayanamadım sordum: “Yahu nereden biliyorsunuz tüm bu vazifelerini yapmadığını? Hem belki durumu yoktur adamcağızın” diye. Fakat karşı komşumun oğlu atıldı hemen: “Yok abla, ne yoksulu. Bak ben muhasebede okuyorum. Geçen çay evinde bizim çocuklarla hesap yaptık. Bu yakınlarda market yok. Tüm mahalle ihtiyacını bakkaldan karşılıyor. Hatta garanti olsun diye kola getiren toptancıya sorduk. Üşenmedik; oturup tek tek alınanı, satılanı yazdık. Bu Hasan Amca ayda en az iki bin lira kazanıyor bakkaldan. Emekli maaşı da var. Üstelik oturduğu ev de kendinin. Bir başına yalnız bir adam değil mi bu? Ne gideri olacak? Şu üstünün başının, dükkanının haline bak sen. Hadi kıyafete neyse dedim de insan şu harabe dükkanı tadil eder biraz. Yok ama nerdeee? Bu Hasan Amca var ya bu, kesin millet borç morç ister diye böyle kendi halinde, sessiz sedasız yaşıyor. Kim bilir ne kadar parası vardır onun bankada? Bizim için değil abla, fakiri fukarayı nasiplendirse biraz, o da yeter. Kurban Bayramı’nda bile sekmez, sabah sekiz olmadan açar dükkanı oturur. Ne bayram biliyor ne seyran. İşi gücü şu küçük, izbe dükkan.”

Duyduklarım karşısında şaşkınlığım ve üzüntüm birbiriyle yarışıyor adeta. Hangisi daha çok örseliyor beni onu bile bilmiyorum. Yaşlı, ak sakallı, tonton bir dede, baksanız… Ama işte bu para hastalık gibi… İnsan onu sevmeye görsün, bir daha peşini bırakamıyor. Dükkanın önünden geçip işe doğru ilerlerken, her sabah olduğu gibi Hasan Amca’ya bakıp selam veriyorum. O da her sabah yaptığı gibi dükkanın önünde toz kaldırıyor; bir sağa, bir sola. Bu sabah çok şey söylemek istiyorum ona. “Niye böyle be Hasan Amca? Ne yapacaksın bunca parayı? Hem infak malın bereketidir” desem mesela. Ne der bana acaba? “Saçmalama!” diye kızıp kendi kendime durağa yöneliyorum seri hareketlerle. Gün boyu Hasan Amca zihnimde. İyice mahalleliye benzedim diye ara sıra gülümseyerek hesap yapıyorum. Belki borcu vardır, belki çok kazanmıyordur gibi bahanelerle zihnimdeki o güzel amca imajını korumaya çalışıyorum ama nafile! Böylesine hoşgörülü, yardımsever, itidalli insanların olduğu bu küçük, şirin mahallede artık benim gözümde de bir çıkıntı gibi durmaya başlıyor Hasan Amca. O sırada aklıma sohbette dinlediğim bir konu geliyor. Tam anımsayamasam da hüsnüzan etmenin gerekliliği ve kalbimizle buğz etmeden önce yaşanan hadisenin açığa kavuşturulmasının gerekliliği minvalinde bir sohbet… İşten çıkarken ertesi sabah Hasan Amca ile konuşmaya karar veriyorum.

HASAN AMCA’NIN CANSIZ BEDENİ ÇIKIYOR EVDEN

Sabahı nasıl ettim bilmeden, huzursuz bir gece geçirmenin yorgunluğu ve mahallelinin yıllardır cesaret edemediği bir soruyu sormaya niyetlenmenin heyecanı ile alelacele hazırlanıp çıkıyorum evden. İşe geç kaldım, saat sekizi geçti ama umurumda değil. Dikilip Hasan Amca’nın karşısına “Neden böylesin?” diyeceğim. “Neden? Böyle sessiz, kimsesiz ve en önemlisi eli sıkı?..” Sonuncusunu nasıl derim bilmiyor olsam da kararlı adımlarla çıkıyorum yola. Mahallecek rahatlarız diye gülümseyip dükkanın önüne geldiğimde sukutuhayale uğruyorum: dükkan kapalı. “Ne oldu acaba?” diye düşünerek yola koyulup bu işi ertesi güne erteliyorum ama heyhat! Ertesi, ertesi ve ertesi gün de dükkan kapalı. Ne oldu diye endişelenince mahalleden birkaç amca kapısına gidiyor Hasan Amca’nın: kapı duvar! Telaşlar, uğultular, çilingirler derken Hasan Amca’nın cansız bedeni çıkıyor evden. Hepimiz şoktayız. Muhtar önayak oluyor cenaze işleri için.

İkindiyi müteakip kılınacak cenaze namazı. Ezana on dakika kala cami avlusunda oturuyoruz kadınlarla. Herkes tanıdık; bizim mahallenin ablası, teyzesi. “Kimsesi de yoktu garibin” diyor bir teyze. Muhtar nüfus kaydından çok baktı cenaze için. Bulamadı akrabasını. Bir başkası tam da “Biriktirdi de ne oldu, kefenin cebi mi var?” diye söze girecek oluyor ki keskin bakışları görünce cenazeyi hatırlayıp mahcubiyetle yere bakıyor hemen. Namazın ardından mahallenin ağabeyleri de bahçeye geliyor. Saf tutup cenaze namazını kılacakları vakit kalabalık bir grup geliyor camiye. Avlu bir anda doluyor. Mahalleli ağabeyler şaşkınlıkla birbirlerine bakarken, gruptaki kederleri her hallerinden belli olan genç erkekler cenaze namazı için saf tutuyor.
O sırada yanıma gelen orta yaşlı bir bayan üzgün bir ifade ile “Trafik vardı, neredeyse yetişemeyecekmiş” diyor. Hiç tanımadığım hanıma bakıp “Akrabası mısınız?” diyorum. “Hayır, kızım” diyor bayan. “Hasan Amca kimsesizdir. Yetimhanede büyümüş. Ben onun büyüdüğü yetimhaneye müdür olarak atandım, 20 yılı geçti… Hasan Amca daima gelir, bizi ziyaret ederdi. Hatta yetimhanenin yeni binasını da kendisi yaptırmıştı. Şu yaşına kadar yetim çocuklar için çalıştı. Neyi var neyi yok onların önüne serdi. Biliyor musun yeni binanın borcu geçen ay bitti. Bu ay da açılış için yedi kurban kestirdi. Daima ‘Yetim, Rabbimin emanetidir; onlara olan borcumu bitirmeden dünyamı değiştirmesin Rabbim’ derdi bana. Bugün onun ölüm günü değil kızım, duasının kabul günü…”

Başımdan aşağıya kaynar sular dökülüyor. Gözlerime hücum eden yaşları saklamak için hiçbir çaba sarf etmiyorum. Gerek de yok zaten. Hasan Amca Rabbine kavuşurken bana tüm sorularımın cevabını da yolluyor. Etrafa bakıyorum manasız bir şekilde. Ve “Ah!” diyorum kendi kendime, “Ah, keşke söylesek de bir de yok olan sabrımızın, hüsnüzannımızın, yitirdiğimiz iyi niyetli yaklaşımlarımızın cenaze namazını kılsa imam. Çünkü biz; zahire aldanıp hüküm veren her birimiz, Hasan Amca’dan daha ölüyüz şu an.” (Kaynak: Rümeysa OĞUZ, Semerkand Aile Dergisi, Aralık 2014 111.Sayı)

Paylaşmak Güzeldir

Yorum Yapın