Gençlik Neyin Peşinde?

BİREYSEL DANIŞMANLIK | | 24 Mart, 2011 | 2.987 kere okundu

Yoğun, yönlendirmesiz ve kesintisiz olarak uygulanan okul müfredatında kafa patlatıcı sayısal, sözel dersler yanında gençlerin ruhsal, bedensel, kişisel gelişimine katkıda bulunması amacıyla konulan beden, müzik, resim dersleri de var.

Ne yazık ki uygulamada ise, çorbadaki tuz nevinden eğitime farklı bir tat katması için okutulan dersler onlar. Ne porteli defterde yazan notalardaki “Züleyha” melodisini flütle çalmakla müzisyen olunabilir, ne de resim dosyasının arasındaki resim kağıdına veya tuvale birşeyler karalayarak ressam olunabilir. Çünkü;
“Sanat ne bir oyun, ne de bir eğlencedir O, ancak ruhun dışarıya vurarak kendisinin göstermesi ihtiyacıdır” (EG Benite)

Beden eğitimi ise sınıftan uzaklaştırdığı için özellikle erkek öğrenciler arasında epey sevilen bir derstir. Ama hiç birisi temel amacı olan genç arkadaşın genlerinde gizli kalmış olan yeteneği ön plana çıkartma işlevini yerine getiremiyor. Gençlerin sanatseverliği ve sportmenliği konusu da böylece onları yetiştirme sorumluluğunu üstlenen eğitim kurumlarının reklam kokan misyon, vizyon, hedef beyanlarındaki cümlelerde birer klişe olarak kaldı.

Ucunda not korkusu olan bu kötü tecrübeler ortaöğrenim tamamlandıktan sonra yerini başka sanatsal ve sportif heveslere terkediyor.

Kendimize Yabancılaşıyoruz

Sinemalar gençlerle dolup taşıyor, filmler kapalı gişe oynuyor, lakin yeşilçamda fazla bir kıpırdanma yok. Tıklım tıklım dolu olan tiyatro salonlarının ise sanki en önemli misyonları sözde aşkı ve ihtirası konu edinen tv dizilerine oyuncu ihraç etmek.

Entellektüelliğin gereği olarak opera ve bale ilgi alanımız içerisindedir, ama Nabucco ile özgürlüğünü haykıran bir Verdi’miz olmaz. Ülkemize de geldiği için ünlü tenor Pavarotti’yi iyi tanırdık ama magazin haberlerinden.

Sinemanın da desteği ile “Harry Potter” “Yüzüklerin efendisi” gibi fantastik bilim kurgu romanları ve daha güncel olan “Aşk” romanı epey sattı da edebiyatımızı rus edebiyatı gibi batıya kabul ettirecek Tolstoy, Dostoyevski ve Puşkin aramızdan çıkmadı. Tersine, doğulu olmadığını batılıya ispatlayıp nobel ödülü alan yazarlarımız çıktı.

Salsa, tango, vals, rumba eğitimi veren dans kurslarına epey rağbet var ama folklor, halk oyunları kültür bakanlığının o kadar teşviklerine rağmen öksüz kaldı. Rockın hem hard olanı hem de soft olanı, new age, rep, pop, disco dillerinden düşürmeyip rast, huseyni, yegah kelimelerinin ne olduğunu bilmeyen çok gencimiz oldu. Bu gençlere göre elektrogitar, bateri dururken, kanun, tambur, ney, kemençe çalmak, dinlemek demode alışkanlıklardır. Hele hele türkü amelelerin müziğidir.

Taklidle Yetiniyoruz

Adını bile telafuz edemediğimiz bir sürü yakın dövüş sporları ilgimizi çekti, ama Pekin 2008 de hezimeti yaşamamızı engelleyemedik, Vancouver 2010 da adımız bile geçmedi. Esasında hiçbir olimpiyat ile pek ilgi göstermedik, belki de olimpiyat halkalarını Audi amblemi sanan insanlarımız olmuştur. Gençlerimiz ne Pekinde 8 madalya alan Michael Phelps’in başarı sırrını merak ettiler, ne de NBA yıldızı Michael Jordan’ın çalışma azminden haberdar oldular. Sadece Michael Jackson’ı taklit ettiler.

Neden Hep Tüketiyoruz?

Ne yazık ki biz bir tüketim toplumuyuz ve toplumunun tomurcukları olan gençler de doğal olarak tüketici. Sanatı da sporu da üretmiyorlar aksine tüketiyorlar. Çok yönlü bir şahıs olarak görünme uğruna binbir konuya el atıp hiç birisinde istikrar sağlayamıyorlar. Farklılıklarını yaptıkları spor veya çaldıkları çalgı ile göstermeye çalışırken gerçek sermayeleri olan gençliklerini heba ediyorlar. Kimisi arkadaşlarının arasında daha farklı bir statüye sahip olmak adına bir hobi sahibi olup bunu lansman olarak kullanıyor. Bir anlamda, Nietsche‘in dediği gibi daha iyi görmek için değil, daha çok parlamak için ışığa koşuyorlar.
“Sanat, spor üretimi nasıl olacak bunların sanayisi mi olur?” demeyin. Sanatın üretilmesi sanat ile ilgilenen fertler arasından sanatçıların çıkması, sporun üretilmesi, spor ile ilgilenenler arasından sporcu çıkması ile olur.

Üretkenlik zeki, çevik, ahlaklı olduğu kadar da tabi ki başarılı sporcular yetiştirmektir. Her akşam saatlerce sadece futbol konuşmayıp, tüm spor dallarında duyarlılık oluşturabilmektir. Gerçek sanatın ne olduğunu bilen, sanat adı altında yapılan manevi yıkımlara fırsat ve pirim vermeyen bilinçli nesiller yetiştirebilmektir. “Prime time” denilen zamanlarda gereksiz programla toplumun kafasını şişirip, tarih, kültür, medeniyet, sanat, spor (sadece futbol değil) programlarını gece yarısından sonra yayınlama sığlığına yönelmeyen medya organlarına sahip olmaktır.

Dakikalarca mesaj yazarak telefon klavyesi eskiten bilgisayar başında saatlerce sohbet eden, gece yarısına kadar oyun oynayan, saçını başını şekilden şekle sokan, vaktini, gençliğini doğru yerde harcama bilincinden yoksun, her etkinliğe katılıp hiç birisinde istikrar sağlayamayan gençlerle muasır medeniyet hayalimiz suyun yüzeyine bir hayli yakın duruyor. Suya düşme ihtimali de yüksek.

Necip Fazıl’ın “Zaman bendedir ve mekan bana emanettir!” şuurunda bir gençlik arayışı her konuda olduğu gibi sanat ve spor üretkenliği için de gerekli.


Kaynak: www.ailedanismanim.com

Paylaşmak Güzeldir

Yorum Yapın