Kazanmak ve Kaybetmek Arasındaki Fark

YAZI DEFTERİ | | 07 Mayıs, 2010 | 2.774 kere okundu

İnsan, kâinatın kedisinde dürüldüğü tek varlık… Bazen en yüksek zirvelere ulaşıp yıldızları bile geride bırakabilirken bazen de hayvanlarla yarışa girip onlardan bile aşağılara düşebiliyor maalesef. Fakat ister zirvelerde olsun, isterse diplerde hiç fark etmez. Nihayetinde aklıyla, ruhuyla ve tabii ki duygularıyla yaratılanların en hayırlısı… Bu yüzden de her insana ama her insana gereken ilgiyi ve alakayı göstermelidir. Rengi, ırkı, dili, dini, soyu, sopu ne olursa olsun saygı duymalıdır.

Her insanın yaşadığı coğrafya farklı, ait olduğu toplum farklı, yetiştiği çevre farklı… Yalnız insanlığın ortak görüş olarak benimseyeceği tek bir şey var: Hoşgörü. Taş kalpli diye tabir edilen kişilerin bile, gösterilen ufak bir hoşgörü karşısında, kalplerinin nasıl yumuşadığı gün gibi aşikârdır. Belki bu kelimeyi defalarca duymuşuzdur. Fakat önemli olan, bunu kaç kişi uyguluyor, kaç kişi yaşamına aynen yansıtıyor, ya da kaç kişin hiç kimse tarafından anlaşılmayan biriyle hoşgörü sayesinde bir çırpıda anlaşabiliyor?. Eğri oturup doğru konuşmak gerekirse, çok az bir kesim.

Hoşgörüyü hayatına aynen yansıttığına emin olduğum birisiyle bir yolculuğum sırasında tanıştım. Anlattığı olayı aynen naklediyorum:

Yaz akşamlarından biriydi. Hava almak için dışarıya çıkacağım esnada, bir grup insanın zavallının birini köşeye kıstırdıklarını gördüm. Habire kötü laflar… Hani şu alışık olduğumuz; oh olsun, niçin içtin şu mereti, haddini bildirelim… gibisinden insanı karanlık uçurumlara sürükleyen cümleler… Bu laflar bir yana o bataklığa saplanan ve yardıma muhtaç olan zavallıyı dövdüklerini de gördüm. Ve o an, hızlı bir şekilde olay yerine ulaştım.’ Hayattan umudunu kesip bu yola başvuran birine vuramazsınız, deyip adamı onlardan kurtardım. Hemen bir taksi çağırıp zar zor tarif ettiği evine götürdüm. Kapıyı çaldığımda karşıma hanımı çıktı ve adamı görünce ağlamaya başladı. Başımızdan geçen olayı kısaca özetledikten sonra, kartımı bırakarak oradan ayrıldım.

Ertesi gün, her halinden büyük bir pişmanlık yaşamış olduğu belli olan biri işyerime geldi. Tabii, ben onu ilk görüşte tanıdım ve hemen içeriye davet ettim. Teşekkür etmek için geldim fakat acilen gitmem gereken bir yer var, diyerek izin istedi. Bense oturup bir konuşalım diyerek; içindeki yaranın sebeplerini sormaya başladım. Ve daha daha derken… İsterse her zaman yanıma gelebileceğini, kapımın her zaman ona, sonuna kadar açık olduğunu belirttim.

Bir, iki… Derken arkadaşlığımız ilerledi, iyice samimi olduk. Bir gün, ‘Kendimi boşlukta hissediyorum ve bu yüzden de bunalıma girdim.’dedi. Tam kalkacaktı ki, gözü masamdaki ‘İdeal İnsan’ adlı kitaba takıldı.

‘Kitabınıza bakabilir miyim acaba?’diye sordu.

Ben de ‘Öncelikle şu aramızdaki ‘siz’ sözcüğünü kaldıralım. Çünkü artık biz iki dostuz ve birbirimize ‘sen’ diye hitap etmeliyiz.’diyerek kitabı uzattım. Ve eve götürüp incelerse daha kazançlı olacağını belirttim. Biraz çekindiyse de, kitabı aldı ve müsaade istedi.

Aradan birkaç gün geçtikten sonra, kitabımı getirerek teşekkür etti. Ardından güzelce süslenmiş bir paketi bana uzattı. Ne kadar almak istemediysem de ısrarlarına dayanamayıp aldım. Meğersem Mehmet Alagaş’ın diğer eserlerini getirmiş. Olur da bu kadar olur. Kaç zamandır istediğim kitaplar ayağıma kadar hem de ücretsiz olarak gelmişti.

Dostluğumuz hala bitmedi ve ben de bitirmeye niyetli değilim.

Gönül ne çay ister, ne kahve

Gönül kuru bir sohbet ister, gerisi hep bahane.

Kaynak: www.ailedanismanim.com

Paylaşmak Güzeldir

Yorum Yapın